• Anasayfa
  • Favorilere Ekle
  • Site Haritası
  • https://www.facebook.com/geleneksanat.tv/?fref=ts
  • https://plus.google.com/u/0/+islamkaya1990
  • https://twitter.com/hattatislamkaya
                                                  ..... TÜRK-İSLAM SANATLARI İLE İLGİLİ EN GÜNCEL WEB SİTESİ..
                 YOUTUBE KANALIMIZA ABONE OLUP DERS VİDEOLARIMIZI İZLEYİP TAKİP EDEBİLİRSİNİZ. 
                                                 
 SÜLÜS DERS VİDEOLARI İÇİN TIKLAYIN                                                                                                                                                                           

                     
             
      

    • Hüsn-i Hat Sanatı
    • Genel tanımı
    • EBRU SANATI
    • Genel tanımı
    • TEZHİP SANATI
    • Genel Tanımı
    • CİLT SANATI
    • Genel Tanımı
    • ÇİNİ SANATI
    • Genel Tanımı
    • KAAT'I SANATI
    • Genel Tanımı

MENKIBELER

HATTATLARIN MENKIBELERİ

CENNET'TE YAZMAK
Hattat Halim Özyazıcı, Osmanlıdan intikal eden en önemli hattatlarımızdan Hattat Hamid Aytaç’ın talebesidir. Fakat genç sayılabilecek bir yaşta vefat etmiştir.
 
Hattat Hamid gayretli, verimli ve üretken bir hayat yaşamıştır. Adeta hat O’nun hayatı olmuştur. Artık son demlerini yaşadığını fark etmiş ve hattan ayrı düşmek istemediği için ölümden tedirginlik duymaktadır. Bu ruh haliyle bir gece rüyasında talebesi Hattat Halim Efendi’yi görür. Halim Efendi günlük, güneşlik, yemyeşil bahçeler, rengarenk çiçekler içinde fakat habire yazmaktadır. Tıpkı hayatında olduğu gibi hızlı hızlı yazmakta her yan yazıyla dolmuş durumdadır. Hattat Hamid hayretle seyrederken Halim Efendi; “hocam bizi burada da bırakmadılar, habire yazıyorum” der. Ertesi gün Hattat Hamid, neşeli bir vaziyette öğrencilerine der ki; “Çocuklar artık rahatça ölebilirim. Boşuna telaşlanmışım, Cennet’te de yazdırıyorlarmış.”
ÖMRE BEDEL BİR SANAT
Hattat Ali bin Abdullah yetmiş yaşına kadar hayat sürer. Ömrünün her senesine karşılık birer Mushaf yazar. Vasiyet ederek son yazdığı Mushaf’tan elde ettiği ücretin, vefatında defin işlerinde kullanılmasını ister.
O "VAV"
Meşhur bir hikayedir:
 
Hafız Osman fırtınalı bir günde dolmuş kayıkla Beşiktaş’a geçecektir. Bir kayığa biner. Yol bitmek üzereyken kayıkçı ücretleri ister. Fakat Hafız Osman o gün aceleyle çıktığı için yanına para almayı unutmuştur. Kayıkçıya, “efendi, yanımda param yok, ben sana bir “vav” yazayım, bunu sahaflara götür karşılığını alırsın” der. Kayıkçı yüzünü ekşitip söylenerek yazıyı alır. Bir müddet sonra kayıkçının yolu sahaflar tarafına düşer. Bakar ki yazılar, levhalar iyi fiyatlarla alınıp satılıyor. Cebindeki yazıyı hatırlar ve götürür satıcıya. Satıcı yazıyı alır almaz “Hafız Osman vav’ı” diyerek açık artırmaya başlar. Sonuçta iyi bir fiyata “vav”ı satar kayıkçı. Kayıkçı bir haftalık kazancından daha fazlasını bu “vav” ile kazanmıştır. Bir gün Hafız Osman yine karşıya geçecektir ve yine aynı kayıkçıyla karşılaşmıştır. Yol bitmek üzereyken yine ücretler toplanır. Hafız Osman da yol ücretini uzatır kayıkçıya. Kayıkçı “efendi para istemez, sen bir “vav” yazıver yeter” der. Hafız Osman gülümseyerek der ki; “efendi o “vav” her zaman yazılmaz.”
MÜTEVAZI OLANI ALLAH YÜCELTİR
Ömrünü Kur’an-ı Kerim yazarak geçiren Kayışzade Hafız Osman, devrin padişahlarına dahi hat hocalığı yaptığı halde, ulaştığı şöhrete rağmen asla kibir ve gurura kapılmamış, tam bir tevazu içinde yaşamıştı.
Bir gün öğrencilerinden biri derse gelmemiştir. Ders sonrası Hafız Osman, yolda o öğrencisine rastlar. Öğrencisinin makul bir mazeret nedeniyle derse gelemediğini öğrenince hemen orada yol kenarına oturarak dersini verir.
Seri-ül’kalem
Bir yazarımız hazırlamakta olduğu kitabı için İstanbul’un fethi ile ilgili hadis-i şerifin bir hattat tarafından yazılmasını arzu eder. Bir dostunun aracılığı ile Hattat Halim Efendi’nin bağ evine giderler. İsteklerini söylediklerinde Hattat Halim Efendi hiç yüksünmeden “olur, başımın üstüne” diyerek kabul eder.
Kısa bir süre sessizce düşündükten sonra kağıt üzerine pergel ile bir daire çizer sonra onun ortasına daha küçük bir daire… Önce kurşun kalemle iki daire arasında oluşan boşluğa yazıyı kabaca yerleştirir, sonra kamış kalem ve mürekkeple yazıyı yazmaya başlar. Bir taraftan sol eli ile kağıdı döndürerek, sağ eli ile de gayet seri ve harikulade bir şekilde kalemi kaydırıp yazıyı yazar. Sülüs yazıyla daire istifli hadisi yazma işlemi kısa sürede tamamlanır.
Gönlümü Yazıya Verdim
Şeyh Hamdullah'a, bu yazıyı nasıl elde ettiğini sormuşlar, O da; "gözlerimi hocamın eline, gönlümü yazıya verdim, elimle kalemi de gereğine bağladım, bir harfi nasıl yazmak icab ediyorsa yazıncaya kadar yazmaktan bıkmadım."cevabını vermiş!
Gel Keyfim Gel
Beşir Ayvazoğlu'nun kaleminden Uğur Derman'dan nakil:
 
“Ebruculukta kullanılan ve Hindistan’dan geldiği için tedariki zor olan, morumsu vişne çürüğü renkli lök boyasının Mısır Çarşısı’ndaki bir dükkânda bulunduğunu işiten Necmeddin Efendi bu boyanın peşine düşer. Lâkin o gün 13 Kasım 1918’dir ve 30 Ekim’de imzalanan meş’um Mondros Mütarekesi’ni müteakip gemilerle gelen İngiliz-Fransız kuvvetleri İstanbul’u işgale başlamışlardır. Lök boyasını temin eden ve başına bir iş gelmemesi için vapura binmeyip sandal tutarak yabancı askerlerin arasından güç bela Üsküdar’a dönen Necmeddin Hoca, evine zorlukla erişir. Aradan neredeyse beş yıl geçtikten sonra, 6 Ekim 1923 günü yabancı kuvvetlerin gemilerle İstanbul’dan ayrılışını, limanı gören bahçesinden dürbünle seyrederken o neş’e ile evine girip ‘Gel keyfim gel’ celi talikini ebrulu olarak yazar ve renkleri serperken işgal günü zorlukla bulduğu lök boyasını da bilhassa kullanır.”
Uğur Bey’in anlattığına göre, Necmeddin Okyay, o gün, tekneden çıkardığı “Gel keyfim gel” ebrusunu seyrederken bir yandan da kahvesini yudumlayarak keyfine keyif katmaktadır. Fakat birden, heyecandan olsa gerek, kahvesi ebrunun üzerine dökülüverir. Bu ebru, Uğur Bey’in koleksiyonundadır ve üzerindeki kahve lekeleri hâlâ durmaktadır.
YAZMAK / KARALAMAK
Klasik Hat Sanatımızda geleneğe bağlılık ve sanatta yeterlilik son derece önemlidir. Bir hattat, hocası;"artık belirli bir seviyeye ulaştın, eserlerine imza koyabilirsin" demedikçe imza koymaz. Hatta o kadar ki, yirmi otuz sene, geceli gündüzlü hiç nefes almadan çalışan üstadlar bile eserlerini imzalarken korku duyarlarmış. Mükemmele ulaşmak isteyen sanatçı eserini kesinlikle mükemmel görmez. Bu düşünceyle bazı hattatlar yazısını "eser" yerine koymayıp"sevvedehü (karaladı)" diye imzalar, "ketebehü (yazdı)" şeklinde imza atmazlarmış. Ya da tevazu ile"ed'af-ül'küttab (katiplerin en zayıfı)" şeklinde imzalar da çok rastlanan imza türlerindendir
BAĞCI ve HATTAT
Verimli ve üretken hattatlarımızdan Halim Özyazıcı, 1924 yılında Bab-ı Ali caddesi'nde bir dükkan açarak serbest hattat olarak çalışmaya başlamıştı. 1928 Harf İnkılabı ile çalışma imkanı kalmayınca Topkapı'da bir araziyi satın alarak bağ haline getirmiştir. Toprağını ıslah ettiği ve duvarını kendisi çevirdiği bu bağda otuz çeşit üzüm yetiştirmiştir. Geçimini buradan sağlamaktaydı ama hat sanatından da kopmuş değildi. Gelen yazı siparişlerine de cevap veriyordu.
 
Hattat Halim Efendi bu dönemde yazdığı yazılara "sabıkan hattat / halen bağıban (eskiden hattat / şimdi bağcı)" şeklinde imza atıyordu.
BAŞKA HOCAYA GİTMEM
Şevki efendi, dayısı Mehmed Hulusi Efendiden sülüs ve nesih yazılarını meşk etmiştir. Daha ondört yaşında icazet aldığı zaman dayısı, "Oğlum yazıyı ben bukadar öğretirim. Bundan ilerisini Mustafa İzzet Efendi'den ve diğer hattatlardan öğren" demesi üzerine, Şevki Efendi: "Ben sizden başka hocaya gitmem ." cevabını vermiş. Hoca efendi bu ihlas ve samimiyet karşısında müteessir olup ağlamıştır.
GEÇİM SIKINTISI
Hattat Yakup efendi, hat yazısıyla meşk etmekteydi. Bir arkadaşı O´na: "Boş işlerle uğraşma Yakup efendi! İhtiyaçlarını giderebileceğin, çok para kazanabileceğin başka bir işle meşgul ol" der.
 
Aradan uzun zaman geçer... ve Yakup efendi yazılarıyla ün yapmıştır. Dolayısıyla maddi durumu çok iyi duruma gelmiştir.
Bir gün yine o arkadaşıyla karşılaşır Yakup efendi. Ve der ki: "Canım arkadaşım, bu sanat öyle bir sanattır ki; onunla ugraşanlar geçim sıkıntısı çekmezler....
 
GÖNÜL UYUMAZ
Hattat Hamid geceleri geç saatlere kadar, hattat bazen sabahlara kadar çalıştığı için gündüz çalışma masasında yazı yazarken kimi zaman elinde kalemle uyuklar.
 
Öyle ki, bazen harfin yarısını yazıp uyukladığı olurdu. Fakat bu halde bile eli yazının üzerinde hiç titremeden bekler, birkaç dakika sonra gözlerini açtığında kaldığı yerden aynen devam ederdi. Üstadın bu şekilde tamamladığı harfleri bozulmadan ve pürüzsüz yazması son derece enteresandır
BİR ŞAHESER BULDUM
Hattat Kamil Akdik hızlı adımlarla ve etrafına bakınarak yürümektedir. Yürümek değil, sanki koçmaktadır. Yüzünde heyecanlı bir tebessüm. Eli bağrında, sanki bir şey saklamaktadır. Bir dostu bu hali uzaktan görmüştür.
 
Sonraki bir karşılaşmada o halinin ve telaşının sebebini sorar: “Üstad, neydi o geçen günkü haliniz? Tatlı bir telaş vardı üzerinizde, hayırdır inşaallah!” Üstad keyifle gülümseyerek; “büyük hattatlardan birinin çok nefis bir yazısını gayet ucuz bir fiyata almıştım. Satıcı durumun farkına varıp ucuz gitti diyerek satmaktan vaz geçmeden hemen uzaklaşayım diye hızlı hızlı gidiyordum” der.
LAMELİFLER
Hattat Hamid Aytaç’ın en önemli eserlerinden biri Şişli Camii yazılarıdır. Hamid büyük özenle cami yazılarını yazıp uygulamaktadır. Fakat kapı üzerindeki müsenna yazıyı bir türlü tamamlayamamıştır.
Ne kadar uğraştıysa da lamelifleri yerleştiremez. Bunun sıkıntı içerisindeyken yorgunlukla bir süre uyuklar ve rüyasında lamelifleri kolayca yerleştiriverir. Uyanır uyanmaz hemen rüyasındaki şekliyle lamelifleri yazarak istifi tamamlar.
Hamid Ta'lik Öğreniyor...
Yine Hamid…
 
Hattat Hamid, hüsn-ü hatta kendisini geliştirmenin yollarını aramaktadır. Bu konuda her fırsatı değerlendirir. Ta’lik yazıyı öğrenmek arzusu da dayanılmaz hale gelmiştir.
Bir dükkanın vitrininde Yesari’ye ait bir celi ta’lik levha görmüştür. Artık her gün o dükkanın önüne gelir saatlerce yazıyı seyreder. Birinci gün… ikinci gün… üçüncü gün… derken günlerce, bıkmadan usanmadan gelip dükkanın önünde ta’lik levhayı incelemektedir. Dükkan sahibi durumun farkındadır ama bi şey dememiştir o güne kadar. Fakat artık dükkan sahibi de bu durumdan sıkılmıştır. Hamid yine gelmiş yazıyı incelemek üzereyken dükkan sahibi: “nedir bu canım, böyle her gün, sıktın artık. Al şunu da bırak yakamı” deyip levhayı Hamid’e verir. Hamid müthiş bir sevinçle levhayı alıp koşarak atölyesine gider.
Derler ki, Hattat Hamid ta’lik yazının esrarına, bu levhayı inceleye inceleye vakıf olmuştur.
O' NA SAYGISIZLIK OLUR
Şeyh Hamdullah, Sultan II. Beyazıd’a ve çocuklarına hat hocalığı yapmıştır. O’na son derece hürmet ederdi. Sultan II. Beyazıd Şeyh Hamdullah’a o kadar hayrandı ve o kadar itibar ederdi ki, etrafındaki ulema kendilerinin küçümsendiğini düşünerek Şeyh’i kıskanmaya başladılar. Ne yapıp edip Şeyh’i gözden düşürmeye çalışıyorlardı. Sultan Beyazıd bunu fark ederek, bütün ileri gelen ulemayı saraya davet etti.
 
Toplantıyı açarken onların kitaplarını da üst üste koymaya başladı. Sonunda hazır bulunanlara elindeki Şeyh Hamdullah tarafından yazılmış olan Kur’an-ı Kerim’i göstererek bunu kitap yığınının en altına koyacağını söyledi. Ulema; -“Olmaz, olmaz! Kur’an-ı Kerim’i en alta koymak O’na saygısızlık olur” diye itiraz ettiler. Bunun üzerine Sultan Beyazıd; -“Hakkınız var!’” dedi, -“Hakkınız var ama bu Kur’an-ı Kerim’i yazmış olan üstadı sizlerin altında tutmak da saygısızlık olmaz mı?” dedi. Ulema, Sultan’ın bu kurnazca hazırlanmış tertibinden mahcup oldular ve Şeyh Hamdullah’ı kıskanmaktan vazgeçtiler.
Sen Hat Öğrenmelisin
Orhan DAYAL, 1970 yılında akademi mezunu bir genç olarak o dönemin ilk ve önemli sanat galerilerinden biri olan Ekrem Ark Sanat Galerisinde çalışmaktadır. Dayal hem galerinin idari işleri ile ilgilenmektedir hem de resim alınıp satılmasında aktif rol oynamaktadır. Bu arada kendisi de resimler yapmaya başlamıştır. Yaptığı resimler Hattat Hamit Aytaç’ın beğenisini kazanır. Aytaç keşfettiği bu genç yeteneği bir gün yanına davet eder ve “Sen güzel resimler yapıyorsun. Hat öğrenmelisin. Elin bu sanata çok yatkın” der. Orhan DANYAL 1972 yılında güzel sanatlar fakültesi resim bölümünden mezun olur ve halen Sultanahmet’teki Ticarethane sokak’ta kendisine ait küçük atölyede Hamit AYTAÇ’la başlayan hat serüvenine devam ediyor.
BIRAKMAK YOK! MEŞKE DEVAM
Hattat Hüseyin Öksüz, eczacılık eğitimi süresince Hamid Hoca’dan meşk eder. Fakülte bitmiştir ve Konya’ya dönüş zamanıdır artık. Hocaya veda etmek için gider. Fakat meşke de devam etmeyi çok arzu etmektedir.
 
Teklif Hamid Hoca’dan gelir: “Aman evladım sakın yazıyı bırakma. Sen dersini yaz bana mektupla gönder, ben tashihini yapar sana gönderirim. “
Hüseyin Öksüz Konya’ya dönmüş ve eczanesini açmıştır. Artık mektuplaşarak meşk devam eder.
 
RAHATSIZ EDİLMEMESİ RİCA OLUNUR
Eczacılık Fakültesini bitirdikten sonra Hüseyin Öksüz Konya’ya dönmüş ve Hamid Hoca ile mektuplaşarak meşke devam etmektedir. Postada gecikmeler olunca elden göndermeye karar verir. Mektupları o zaman İstanbul’da mimarlık tahsiline devam eden bir hemşehrisi eliyle göndermeye başlar. Mimar, sempatik ve hoşsohbet bir kişiliğe sahip olduğu için Hamid Hoca’yla da sık sık sohbet eder.
 
Birgün yine mektup getirmiştir, hocanın atölyesine gelir, fakat girmeden döner. Kapıda: “meşgulüm, rahatsız edilmemesi rica olunur” yazılıdır. Birkaç gün sonra tekrar gelir, fakat aynı not hala durmaktadır. Uzaktan geldim deyip Hamid Hocanın yanına girer. Hamid Hoca mimarı görünce: “Ooo evladım gel, gel. Gel de bir insan yüzü görelim. Kaç gündür kimse gelmiyor” der. Mimar: “Hocam kapıda ‘rahatsız etmeyin’ diye bir not var. Ben birkaç gün önce gelmiştim ama notu görünce geri döndüm. O yazıyı siz yazmadınız mı?” deyince Hamid Hoca: “Yok evladım ben yazmadım” demiş. O günlerde Milli Eğitim Bakanlığı Hamid Hoca’ya 40 Hadis siparişi vermiştir. Meğer sipariş acele istendiği için, hocanın geleni gideni çok olur çalışamaz düşüncesiyle kapıya bu notu yazıp gitmişler.
YAVAŞ AMA TİTİZ
Hattat Hamid yazılarını çok yavaş yazmaktadır. Halim Efendi gibi seri’ül-kalem değildir. Eli yavaş ama titizdir. Yazıyı evvela kurşun kalemle müsvedde halinde taslak yapar, sonra onu kamış kalem ile şeffaf kağıda yazar, yazdığı bu yazıyı tashih eder, rötüş yapar, adeta yazı ile oynardı. Bu yazının da üstüne başka bir şeffaf kağıt koyar, daha titiz ve dikkatli bir şekilde, ikinci kağıda aktarırdı. Hoca bu ameliyeyi, yazıyı tam beğeninceye kadar yapar ve kağıda bütün bunlardan sonra yazardı.
 
Bir gün titiz ve yavaş yazmasından mevzu açılmıştı, Hamid Hoca dedi ki;
Bir gün Beşiktaşlı Nuri Korman'ın hanımı geldi, benim böyle yavaş yazdığımı görünce; “aaa ! Hamid Bey! Bizim bey kalemi bir aldı mı hemen yazıverirdi, sen böyle ne kadar yavaş yazıyorsun!” deyince, canım sıkıldı ve “hanımefendi bir seferde yazılan yazıya bir sefer, bakılır atılır; ama emek verirsen o yazı yazı olur”, dedim. Kadıncağız bozuldu, ben de utandım ama olan olmuştu. (Dr. Mehmet Refii Kileci'den nakil)
“Biz ‘Allah’ yazıyoruz kardeşim, yanmayız
Bir ara Hattat Hâmid’in odasının bulunduğu han büyük bir yangın geçiriyor. Eğer Hattat Hâmid’in odasına da yangın gelecek olursa —ki eski İstanbul yangınlarını düşünelim— mevcut olan bütün eserler yanıp kül olacak. Hancı geliyor: “Üstad!” diyor, “çabuk davran, toparlan, yangın geliyor, yanacaksın!”. Hattat Hâmid hiç istifini bozmadan çalışmasına devam ederek diyor ki: “Biz ‘Allah’ yazıyoruz kardeşim, yanmayız; siz başınızın çaresine bakın”, ve hakikaten bunu nasıl güçlü bir imanla söylediyse, ateş Hattat Hâmid’in kapısına kadar geliyor ve kapısında sönüyor.
"Devri Kapandı" Denildiği Yıllarda Hat Sanatına Sahip Çıkmak
"O yıllarda (1940’lı yıllar) Güzel Sanatlar Akademisi’nin yüzlerce talebesi olmasına rağmen o zamanın gençleri bu bölüme (Şark Tezyini Sanatlar Şubesi) rağbet etmiyordu. Hat sanatı neredeyse unutulmuş, kenara itilmiş durumdaydı. Bir din görevlisi olarak Recep (Berk) kardeşimle beraber düşündük ki, bu Müslüman-Türk sanatı unutulup gitmesin, biz öğrenelim de bizden sonrakilere bunun ne olduğunu gösterebilelim... Bir de o zamanlar Güzel Sanatlar’a bir Alman çocuğu gelmeye başlamıştı. Babası İstanbul Üniversitesi’nde Arapça hocasıymış, demişki oğluna; ‘Türkler bu sanatı kaybediyorlar git bunu öğren’. Baktım Alman çocuğu bizim sanatımızı öğreniyor, bizim yazdığımız ibarelere anlam veriyor. Biz hafızız, din adamıyız, Kur’an okuyoruz ama arapçadan anlamıyoruz. Kendimi ayıpladım. Bir taraftan da Arapça öğrenmeye başladım.
60 YILDA YAZILDI
Hattat Hasan Rıza ve Çırçırlı Ali Efendilerin de hocası olan Mehmed Şefik Bey, Ali Vasfi Efendi ve Kazasker Mustafa İzzet Efedi’den meşk etmiş kudretli bir sanatkardır.
 
Şefik Bey’e bugün İstanbul Üniversitesi’nin abidevi giriş kapısı üzerinde bulunan “Daire-i Umur-i Askeriye” yazısı sipariş edilir. Hoca titizlikle yazıyı yazar. Yazının karşılığı olarak 60 altın lira verilecektir. Yaşına ve sanatına hürmeten ücreti yerinde verilmesi daha uygun iken devlet mekanizması yüzünden ücretini almak üzere Yıldız Sarayı’na çağrılır. İşlemleri yapan memur:“İşe bak ya, biz aylarca çalışıp çabalayıp 6 lirayı zor alıyoruz, sen altı saatlik iş için 60 altın alıyorsun” diye mırıldanır. Şefik Bey duymuştur tabi.“Evladım 6 saatlik iş değil bu. O yazı 60 yılda yazılmış bir yazıdır” der.
Tabut icinde yazı takımları
Matbaa ile kitap basma tekniği Türkiye'de iki yüzyıldan fazla süre geçtikten sonra 18.yüzyılın birinci çeyreğinin sonunda uygulanmaya başlandı. 1727 yılında kurulan matbaaya, o dönemde yalnız İstanbuldaki mevcutları onbinlerle ifade edilen (hat) yazı sanatcılarından ciddi tepkiler gelmişti. Kitap yazmakla ve çoğaltmakla geçinen hat sanatcıları İstanbul sokaklarında tabut icinde yazı takımları gezdirerek protestolarda bulunmuşlardı.
EFENDİMİZ (sav)’İN HER BİR YAŞI İÇİN "BİR GÜL"
Hattat Hüseyin Kutlu, İstanbul Hekimoğlu Ali Paşa Camii’nde 24 yıl görev yapmıştır. Göreve başladığında Hekimoğlu Ali Paşa Camii harap bir külliyeyle çevrilidir ve cemaat yok denecek kadar azdır. Kütüphanesi, esrarkeşlerin yuvası, kurbanlık koyunların alınıp satıldığı avlusu perişan, sebil musluğu ise boynunu bükeli yıllar olmuştur. Haziredeki mezar taşlarının hali içler acısıdır.
 
Hattat Hüseyin Kutlu kısa sürede camii ve külliyesini fiziki bakımdan ihya etmiş, bir yandan da cemaatle ilgilenmeye başlamıştır. Külliyenin kütüphanesi ise bir sanat merkezi halini almış ve yeni hattatlar yetiştirmeye başlamıştır. Bu gayretin neticesinde 2001 yılında 2001 adet ve 33 çeşit lale yetiştirerek bir de “lale” konulu 66 adet hat eserinden oluşan sergi hazırlamış Hattat Hüseyin Kutlu ve talebeleri.
2002 yılında ise Peygamber Efendimiz (sav)’in her bir yaşına izafeten, her birinin rengi, şekli ve kokusu farklı olan 63 çeşit gül yetiştirip “gül” temalı 92 adet hat eseri ile güzel bir sergi daha düzenlenmiştir.
Hat san'atına devam izni
Hattat Hamit'in asıl Adı Musa Azmi'dir. Garip bir tecelli ile "Hamid" müstear ismiyle tanınan sanatçı, 1893 yılında Diyarbakır'da doğmuştur. Sanatkar bir aileden gelen Hamid Aytaç'ın büyük dedesi de hattattır. Öğrencilik devresinde Kur'an-ı Kerim'i onlarca kez yazan Aytaç, mektepte vaktini resim ve güzel yazıya ayırdığından derslerini ihmal eder. Bunun üzerine babası yazı ile uğraşmasını yasaklar. Ancak, henüz 13 yaşındayken II. Abdülhamid Han'ın tahta çıkışı sebebiyle hazırladığı tuğra ve bazı yazıları çok beğenilir. Hazırladığı yazılar nedeniyle padişahtan 1 altın lira, babasından da hat sanatına devam izni alır.
DİŞ KİRASI
Hicri 1310 yılı ramazanında (Mart-Nisan 1893) Tevfik Paşa'nın Çemberlitaş'taki konağında bir akşam iftar veriliyor. Teravih namazının edasından sonra, sohbet edilir ve davetliler birer, ikişer giderlerken, her birinin diş kirasını Paşa bizzat veriyor, iftarda bulunan Sami Efendi de, en sona kalır ve çıkarken Tevfik Paşa ona ; 
-Eh, haydi selâmetle git" der. 
Bunun üzerine aralarında şu konuşma geçer: 
-İyi amma, benim diş kiram nerede? 
-Aman Samiciğim, diş kirası misafirler içindir, sen bu evin adamısın. 
-Yok, ben de isterim... 
-Yahu, sana göre bir ey kalmadı ki? 
-Ben diş kiramı almadan şuradan şuraya gitmem! 
Bu söz üzerine, Tevfik Paşa, mühimsemez bir tavırla ; 
-Eh yukarıda bir murakka olacak, bari onu da sana vereyim. Böyle söyleyerek, Sami Efendi'ye iki parmak kalınlığında, Hattat İsmail Zühdî'nin (?-1806) bir sülüs-nesih murakka'ını (Arapça yazı örneklerini) verir. 
Meğer Tevfik Paşa, gündüzden Bayezid Camii avlusunda, ramazana mahsus açılan sergiden bahsi geçen murakkayı alıp Sami Efendi için hazırlamış ve onu biraz kızdırıp söyletmek için, hemen çıkarıp vermemiş... Sanatında çok titiz olan bu yazı üstadı, ilk sayfayı açar açmaz, merak ve heyecandan zamanı unutur. Sağına, soluna ve önüne, o devrin aydınlatma vasıtalarının en iyisi olan büyük gaz lambalarından birer tane koydurur, sayfaları çevirmeye başlar.
Nihayet uşağın: 
-Efendi hazretleri sahur vakti geldi, müsaade buyurunuz, beraber yiyelim, hitabıyla daldığı sanat âleminden 
uyanır.

Yorumlar - Yorum Yaz